
Gözler Dünyaya Açılan Pencere
Gözler Dünyaya Açılan Pencere
Gözlerimiz nasıl çalışır;
Gözlerimiz etrafında olup bitenle ilgili pek çok bilgiyi alır beyine gönderdiği sinyaller sayesinde şekilleri,renkleri,dokuları ve hareketi görürsünüz.
Nasıl Görürüz;
- Nesnelerin üzerinden yansıyan ışık gözlere düz bir hat halinde ulaşır.
- Işık korneadan,pupilladan ve göz merceğinden geçer.
- Kornea ve göz merceği ışığı kırarak retina üzerine odaklamasını sağlar.
- Retina üzerindeki fotoreseptörler ışığı elektrik akımına dönüşmüştür.Elektirik akımı, optik sinirden geçerek beyne ulaşır.
- Beyin bu sinyalleri işleyerek görüntü oluşturur.
Gözlerinizi bir dakika kapatarak yaşamaya çalışın gözün önemini anlarsınız. Gözlerimizin ana işlevlerinden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz;
- Görmek; gözler ışığı beyne gönderilen elektirik sinyallerine dönüştürür, bu sinyallerde beyin tarafından görüntüye dönüştürülür.
- Göz Kırpmak; gözlerimizi her kırptığımızda göz yaşı bezlerinden tuzlu bir sıvı salgılanır, bu sıvı gözün yüzeyini temizleme ve gözleri nemli ve temiz tutma özelliğine sahiptir. üst göz kapağındaki kaslar göz kırpma hareketini kontrol eder.
- Ağlamak; protein,su, ve yağ içeren göz yaşı gözün üst dış kısmında bulunan bezler tarafından salgılanır. Reflex olarak salgılanan gözyaşı, gözleri duman , toz ve rüzgar gibi etmenlerden korur. Duygusal yaşlar mutluluğun veya hüznün göstergesidir. Hüngür hüngür ağlamanın vücuttaki toksinleride atmaya yardımcı olduğu varsayımlarda mevcuttur.
- Koruma; gözler dış darbelerden korunması için kafatasının içindeki iki çukura yerleşmiş durumdadır. kirpikler ve göz kapağıda gözleri tozdan ve kirden korur. gözlerin üzerinde bulunan kaşlar ise terin gözlere ulaşmasını engeller.
Bu önemli organımızın çocuklarda altı ayda bir, erişkinlerde senede bir muayenesi son derecede önemlidir.
Saygılarımla,
Uz.Dr M.Akif ÖZSOY

Deprem Fobisi
Deprem Fobisi
Deprem Fobisi ya da Seismofobi deprem ya da deprem ile ilişkili sallantı, elektrik kesintisi, duvarların ya da nesnelerin üzerine yıkılması gibi durumlara yönelik duyulan yoğun korkudur. Kişinin kendi deprem deneyimi sonrasında oluşabileceği gibi, sekonder yani başkalarının deneyimlediği depreme, deprem ile ilgili görsellere ya da hikayelere maruz kalma neticesinde de gelişebilir.
Gerçekleşmiş bir deprem deneyiminden sonra geliştiği durumlarda, olay öncesi yaşananlar depremin gerçekleşmesiyle ilişkilendirilebilir. Örnek olarak, bir kişinin elini yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladıktan sonra yatağa gittiği sırada deprem olduğunu düşünelim. Böyle bir durumda kişi uyumadan önce el yüz yıkama, diş fırçalamadan kaçınabilir ya da el yüz yıkama ve diş fırçalama dahi onun için kaygı verici eylemler haline gelebilir.
Bir takım faktörler kişileri deprem fobisine daha yatkın hale getirir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
- Deprem bölgesinde yaşıyor olma
- Nevrotik, kaygılı bir mizaca sahip olma
- Kontrol ihtiyacının yüksek olması
Deprem fobisi olan kişilerde:
- Depremi düşündüğünde yoğun korku hissi
- Saklanma isteği
- Kapalı bir alandaysa kendini dışarı atma isteği
- Nefes hızında artış
- Baş dönmesi
- Mide bulantısı
- Terleme
- Kapalı alanlardan kaçınma
- Yüksek binalara girmekten ya da etrafında olmaktan kaçınma
- Deprem ihtimaline karşı üst düzey önlemler alma çabası
gibi durumlar görülebilir. Bu durum kişilerin okul ya da iş devamlılığını, kişilerarası ilişkilerini etkileyerek yaşamlarını oldukça zorlaştırmaktadır.
Psikoterapi desteği ve gerekli durumlarda ilaç tedavisi deprem fobisinden muzdarip kişiler için iyileştirici olmaktadır. Bunun yanında kişilere deprem ile ilgili eğitim verilmesi, depremle ilgili hazırlıkların tam olması kişinin daha güvende hissetmesin sağlayabilir. Nefes egzersizleri ve meditasyon da kaygıyı azaltıcı yönü ile stres düzeyini azaltılmasında destekleyicidir.

Yaşlanan erkekte tek sorun prostat değil
Yaşlanan erkekte tek sorun prostat değil
Andropoz ve prostat hastalıkları arasında bir ilişki var mıdır?
Her iki durumda yaşlanma ana etken. Yaşlanan erkeğin dönüşen hormon dengesi prostatın büyümesine yol açıyor. Bazı erkeklerde prostat kanserleşiyor. Diğerlerinde ise büyüyen prostat idrar yolunu tıkayıp idrar şikayetlerine yol açıyor. Bu iki durumu birlikte değerlendirmek gerekir. Çoğunlukla prostat hastalığı tedavi edilirken andropoz bulguları göz ardı ediliyor. Oya bu iç içe geçmiş iki durum birlikte değerlendirilmelidir.
Andropozu nasıl tarif edersiniz ?
Andropoz; yaşlanma ve serum testosteron (T) düzeyinde azalma ile birlikte oluşan bir dizi semptomun eşlik ettiği biyokimyasal bir sendromdur. Andropozun; erkek menapozu, erkek klimakteri, yaşlanan adamda androjen yetmezliği, yaşlanan adamda parsiyel androjen yetmezliği gibi çok sayıda eşanlamlı adları bulunmaktadır. Andropoz erkeğin yaşam kalitesini etkilemesinin yanısıra, çok sayıda organ sisteminde de (Kas, kemik, bilinç ve glisemik kontrol) zararlı etkilere yol açmaktadır. Testosteron üretimi yaşlanan adamda giderek azalır. Andropozun belirtileri nelerdir?
Erkek T düzeyi 30 yaşından itibaren dekat (her 10 yılda 1) başına % 10 azalır. Elli yaşın üzerini aşan erkek T düzeyinin %25’ini kaybetmiştir. Yetmiş yaşından sonra ise % 50 oranında kayıp vardır.
Yaşam kalitesini nasıl etkiler?
Erkeğin kendini eskisi gibi enerjik hissetmemesi, entellektüel aktivitede azalma, kas kitlesi ve direncinde azalma, cinsel isteksizlik, erektil disfonksiyon, göbek çevresinde yağlanma artışı, kemik mineral dansitesinde azalma, uyku bozuklukları, vücut kıllanmasında azalma, cilt değişiklikleri, depresif ruh hali, glisemik kontrolde azalma, insülin direncinde artış ve metabolik sendrom riskinde artış yaşam kalitesini etkileyen belirtilerden başlıcalarıdır.
Androjen hormonunun cinsellikteki rolü nedir?
Genel olarak T hormonun cinsellikte yeri penil dokudan çok cinsel istek (libido) üzerinedir. Cinsellikle ile ilgili ana bulgu libido kaybıdır. Bunun dışında dolaylı olarak ereksiyon kaybına da yol açar. Genel olarak kabul edilen düşük T düzeyi <200ng/dl dir. Bu düzeyde T ve semptomların varlığı tanı için yeterlidir. Prostat kanseri T replasmanı için bir kontrendikasyon oluşturmamak ile birlikte replasman öncesi sonrasında rektal muayene ve PSA takibi esastır.
Andropoz tedavisinde hangi ilaçlar kullanılır?
Andropoz tedavisinde amaç düşük T’u yerine koymaktır. Replasman ağızdan, kas içine, cilt altına yolla yapılabilir. Seçim hasta ve hekim tercihine göre belirlenebilir. Kısa etkili cilt üzerine sürülen form T’nun sirkadien ritmini yakaladığı için tercih edilmelidir. Günümüzde en çok kabul gören yöntem cilt üzerine sürülen (jel, flaster) formlardır. Erkekte meme kanseri varlığında bu tedaviden kaçınılmalıdır.
İlaçların başarı tedavideki oranları nedir?
Uygun tanı ve T replasmanı ile birlikte yaşam kalitesinde artış, cinsel hayatın restorasyonu, bilişsel fonksiyonlarda düzelme, genel olarak iyi olma hali , glisemik kontrolde düzelme, kardiyovasküler riskte azalma gerçekleşmesi beklenmektedir.
Erkekte fazla testosteronun faydası olur mu?
Hayır, tersine zararı olabilir. Replasman sadece hormon düzeyi düşük olana erkeklere yapılmalıdır.
Cinsellik ömür boyu süren doğal bir içgüdüdür. Yaşlanma ile cinsellik sona ermez. Ortalam yaşam sürelerinin arttığı günümüz koşullarında uygun destekle sağlıklı yaşlılık ve cinsellik yaşamak mümkündür.
Prof. Dr. Serkan DEVECİ

Her 8 kadından biri meme kanserine yakalanıyor!
Her 8 kadından biri meme kanserine yakalanıyor!
Kadınlarda en çok görülen kanser türü olan meme kanserinde genetik nedenlerin yanında çevresel faktörler de etkili oluyor. Meme kanserinin kadınlarda görülme oranının 13 kadında birden 8 kadında bire yükseldiğini belirten Tanfer Sağlık Grubu Genel Cerrahı Prof. Dr. İlhan Sungur, 20 yaşın üzerindeki her kadının kendini ayda bir muayene etmesi ve 40 yaş üzerindeki kadınların da mamografi çektirmesi gerektiğini söyledi. Sungur, memede ele gelen her şişliğinin kanser olmadığının da altını çizdi.
Meme kanseri farkındalık ayı içerisinde olduğumuz bugünlerde, meme kanseri farkındalığının son yıllarda artmasıyla erken teşhis şansı artıyor. Kadınlarda en sık görülen kanser türü olarak bilinen meme kanseri ile ilgili olarak kadınların mutlaka kendilerini ayda bir elle kontrol etmesi gerektiğini söyleyen Tanfer Hastanesi Genel Cerrahı Prof. Dr. İlhan Sungur, “Memede ele gelen kitlenin büyüklüğü evre için önemlidir. İlk evrede genellikle 2 santimin altında küçük bir kitle olur. Fakat kitle küçük olup koltukaltına, kemiklere, kaburgalara yayılmış olabilir. Evresi zamanla tetkiklerle ortaya çıkar. Tedavide en iyi sonuç ilk evrede fark edilen hastalardan alınır.” dedi.
GÖRÜLME SIKLIĞI ARTTI
Meme kanserinin görülme oranı 13 kadında 1 iken, bunun şimdilerde 8 kadında 1’e yükseldiğini belirten Prof. Dr. İlhan Sungur, şöyle devam etti:
“Son dönemde kadınlarda meme kanseri görülme sıklığında ciddi bir artış var. Meme kanserinde genetik faktörler çok önemli. Bireyin ailesindeki kadınlarda meme kanseri varsa kendisinde de olma ihtimali diğerlerine göre daha yüksek oluyor. Ancak bu genetik risk genellikle birinci derece aile bireyleri ile sınırlı oluyor. Birinci derece aile bireylerinde meme kanseri olan kadınların kontrollerine çok daha fazla dikkat etmeleri gerekiyor. Genetik faktörler meme kanseri dışında yumurtalık, rahim ve kalınbağırsak kanserinde de oldukça etkili.”
Meme kanserinde genetik faktörlerin yanında çevresel etkiler ve yeme içme alışkanlıklarının önemli olduğuna işaret eden Sungur, “Hormonlu gıdalar ve fast food yiyecekler, dolayısıyla da fazla kilo ve obezite meme kanserine sebep olabilir. Kilolu bireylerin meme kanseri olma ihtimali yüksektir. Yağın östrojen tutma özelliği vardır. Östrojen de meme kanserinde önemli bir hormondur. Bunun yanında devamlı alkol tüketimi ve doğum kontrol hapları gibi hormon haplarını uzun süre kullanmak da riski artırır. Aşırı stres ve erken adet görmek ve geç menapoz gibi faktörleri de risk unsurları arasına eklememiz gerekir.” dedi.
ERKEKLERDE DE MEME KANSERİ GÖRÜLEBİLİYOR
Erkeklerde de meme kanseri olabildiğini söyleyen Prof. Dr. İlhan Sungur, ancak görülme sıklığının kadınlara göre çok daha düşük olduğunu ifade etti. Her yüz meme kanseri olan kadına karşılık meme kanserinin 1 ila 3 arası erkekte görüldüğünü belirten Sungur, “Erkeklerde meme küçük olduğu için genelde kitle çabuk fark edilir. Fakat erkeklerdeki meme kanseri kadınlara göre çok daha hızlı seyrediyor. Meme kanseri kadınlarda olur algısından dolayı genellikle erkekler bu konuyu ihmal ediyor.” dedi.
HER ŞİŞLİK KANSER DEĞİLDİR
20 yaşından sonra tüm kadınların her ay kendini muayene etmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. İlhan Sungur, “Ayna karşısına geçip ellerini serbest bir şekilde tutarak ve daha sonra da kollarını havaya kaldırarak memelerini kontrol etmeliler. Kitle, renk değişikliği veya herhangi anormal bir durum varsa mutlaka göze çarpar. Bir önceki aya göre kıyaslama yapmaları gerekiyor. Değişikliği fark edeceklerdir fakat her şişlik de kanser değildir. Bu şişliklerin genellikle sadece yüzde 10’u kanser oluyor. Yüzde 70-80’i ise kist oluşumuna işaret eder.” ifadelerini kullandı.
40 yaşından sonra her kadının mamografi yaptırması ve bunu her yıl tekrarlaması gerektiğine işaret eden Sungur, ancak eğer ailede daha önce meme kanseri olan varsa 40 yaşına kadar beklemeden kontrollerini yaptırılması gerektiğini vurguladı.
Prof.Dr.İlhan Sungur

Kronik Yorgunluk Sendromu
Kronik Yorgunluk Sendromu
Son zamanlarda grip olmadığınız halde sürekli başınız ve kaslarınız ağrıyor; her fırsatta dinlenmenize rağmen bir türlü kendinizi toparlayamadığınızı hissediyorsanız Kronik Yorgunluk Sendromu yaşıyor olabilirsiniz.
Birçok hastalıkla benzer özellikler gösterdiği için fark edilemeyen Kronik Yorgunluk Sendromu’nu, Tanfer Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Kanbur anlattı.
Bir takım teoriler olsa da kronik yorgunluk sendromunun nedeninin belli olmadığını dile getiren Uzm. Dr. Ahmet Kadri Kanbur; ‘Kronik Yorgunluk Sendromu bozuk bir bağışıklık sistem yapısından meydana gelen sinir sistemi inflamasyonudur. Özellikle 30-50 yaş grubundaki kadınlarda daha fazla görülen hastalığın semptomları grip ya da diğer viral enfeksiyonlara çok benzer. Kas ağrısı, aşırı yorgunluk ve baş ağrısı en sık görülen belirtileridir. En önemli nedeni strestir.’diye konuştu.
Kronik Yorgunluk Sendromu Belirtileri
- En az 6 aydır ne kadar dinlenirseniz dinlenin geçmeyen bir yorgunluğunuz varsa,
- Bu yorgunluğa baş ve kas ağrıları eşlik ediyorsa,
- Günlük aktivitelerinizi kısıtlayacak kadar ağrı çekiyorsanız,
- Egzersiz sonrası 1 saat içerisinde geçecek ağrılarınız 24 saat geçse de azalmıyorsa,
- Unutkanlık ve konsantrasyon problemleri yaşamaya başladıysanız,
- Kızarıklık, şişlik gibi Artrit belirtileri olmayan eklem ağrıları çekiyorsanız,
- Sersemlik hissi yaşıyorsanız,
- 5-8 saat uyumanıza rağmen uykunuzu alamıyorsanız,
- Sese, gürültüye, ışığa, çevresel faktörlere karşı aşırı duyarlıysanız,
- Ateşiniz çok olmasa da yükseliyorsa (38,3’ten daha az olan ateş),
- Boğazınızda ağrı ve yanma varsa, hekiminize başvurmanızda fayda var. Kronik Yorgunluk Sendromu yaşıyor olabilirsiniz.
Kronik Yorgunluk Sendromu ile Başa Çıkmanın İpuçları…
- Yorgun hissettiğiniz günlerde çok fazla egzersizden kaçının.
- Aktivite, dinlenme ve uyku zamanlarınız arasındaki dengeyi sağlayın.
- Büyük görevleri daha küçük yapabilir boyuta indirgeyin.
- Daha zorlu görevleri haftaya yayarak yapın.
- Derin nefes egzersizleri yapın.
Tanı ve Tedavi
Kronik Yorgunluk Sendromu için spesifik bir test yoktur. En az dört semptomun bir arada görülmesi gerekir. Özellikle çok uzun süreli nedensiz yorgunluk tanı koymada önemli rol oynar. Yapılan muayene ve testlerle olası sebepler dışlandıktan sonra tanısı konulan hastalığın semptomik ve kombine tedavisi gerekir. Tedavinin amacı semptomları azaltmaktır. Birçok Kronik Yorgunluk Sendromu hastasının tedavi ile düzelen depresyonu ve psikolojik bozuklukları vardır. Tedavi;
- Davranışsal terapi ve bazı hastalar için derecelenmiş egzersiz
- Sağlıklı beslenme
- Uyku yönetim teknikleri
- Ağrıyı, rahatsızlığı ve ateşi düşürecek ilaç tedavi
- Anksiyete için ilaç tedavisi
- Depresyon için ilaç tedavisi kombinasyonunu içerir.
Kronik Yorgunluk Sendromu yaşayan hastalar aktif bir sosyal yaşam için teşvik edilir. Rahatlama ve stres azaltma teknikleri kronik ağrı ve yorgunluğu azaltmaya yardımcı olabilir, fakat bunlar Kronik Yorgunluk Sendromu için esas tedavi yöntemi değildir. Orta dereceli fiziksel egzersiz de yararlı olabilir. Hekiminiz ne kadar aktivite yapabileceğiniz ve yavaşça bunu nasıl artırabileceğiniz konusunda size yardımcı olabilir. Eğer inatçı, sık yorgunluk hissediyorsanız hastalığın semptomları olsun ya da olmasın uzmanınızı arayın. Başka ciddi hastalıklarda benzer bulgular verebilir ve bunların dışlanması gereklidir.

Yeni doğum kontrol yöntemi: Implant
Yeni doğum kontrol yöntemi: Implant
Tıp dünyasında doğum kontrol yöntemi arayışlarının son ürünü olan ve kola yerleştirilen ”Implant” isimli çubuğun kadınları 3 yıl süreyle yüzde 100 gebelikten koruduğu bildirildi.Bir ilaç firması tarafından ”nexplanon 68 mg” adıyla üretilen ve 1999 yılında Hollanda, ABD, İngiltere, Fransa dahil 20’yi aşkın ülkede uygulanmaya başlayan yöntem, dünyada 1 milyondan fazla kadın tarafından kullanılıyor.Türkiye’de ise 2002 yılı Ekim ayından itibaren uygulanmaya başlayan yeni yöntemi, bu tarihten beri 5 bin kadın implant taktırdı. Yalnızca eğitimli uzman doktorlar tarafından 1 dakikada uygulanan ve fiyatı 232 milyon lira olan implant, birçok devlet, özel hastane, özel muayenehane ve Ana-Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması merkezlerinde uygulanıyor ancak resmi reçetede ödenmiyor.
3 YIL GARANTİ
Tanfer hastanesi Kadın Hastalıkları ve doğum Uzmanı Dr. İzzet Bahar; üst kolun iç bölgesine cilt altına yerleştirilen, ”progesteron” hormonu içeren küçük bir plastik çubuk olan implantın, her gün düşük miktarlarda hormon salgılayarak 3 yıl boyunca gebeliği önlediğini belirtti. Dr. İzzet, bu yöntemle doğum kontrol haplarıyla alınan günlük hormon miktarının yaklaşık yüzde 25’i oranında hormon alımının sözkonusu olduğunu bildirdi. Yeni yöntemin istendiği anda çıkarılabileceğini, ancak 3. yılın sonunda mutlaka çıkarılması gerektiğini söyleyen Dr. İzzet, çıkarıldıktan sonraki birkaç gün içinde implantın salgıladığı hormonun vücuttan atıldığını ve doğurganlığın 1 hafta içinde geri döndüğünü kaydetti
ADET DÜZENİ DEĞİŞEBİLİR
Implant yerleştirildiğinde yumurtlamayı engellediği için kadınların her ay düzenli adet görmeyebileceklerini ifade eden Dr. İzzet, ”Araştırmalarda ve Türkiye’deki kullanımda hiç gebeliğe rastlanmadı. Bu yüzden yeni implant şimdiye kadar kullanılan en etkin yöntem olup dünyada 1 milyondan fazla kadın tarafından tercih edilmekte” diye konuştu.
AVANTAJLARI
Dr. İzzet; implantın, yerleştirildiği ilk günden itibaren koruma sağlaması, 3 yıl süreyle gebeliği önlemesi, günlük kullanım ya da hatırlama gerektirmemesi gibi avantajları bulunduğunu anlattı. Buna karşın, implant kullanımında adet düzeninin değişebileceğini,adet kanamalarının azalabileceğini veya her 5 kadından 1’inin hiç adet görmeyebileceğini belirten Dr. İzzet, şunları söyledi: ”Adet görülmemesi kesinlikle gebelik korkusuna sebep olmamalıdır. Bazı kadınlarda doğum kontrol hapı kullananlarda olduğu gibi baş ağrısı ve akne gibi yan etkiler görülebilir. Ayrıca bu tür ilaçlarda rahim içi adet görmeye hazırlanmadığı için kadınlarda adet öncesi yaşanan gerginlik, sıkıntı ve sinirlilik daha az görülür ve adet ile dışarı atılan kan miktarı azalır. Bu durum kansızlık problemi yaşayan kadınlarda kan değerlerinin yükselmesini sağlayabilir. Bu yöntem, kolay, rahat, son derece etkinliği yüksek, uzun süreli,güvenilir, istendiği anda geriye dönüşümlü bir doğum kontrol yöntemini kullanmak isteyen ama kanama düzenindeki değişiklikleri de kabul edebilen kadınlar için yeni bir seçenektir.” Emziren, yeni doğum yapan kadınlar, diğer koruma yöntemlerinden memnun olmayanlar veya şeker hastaları, sigara içenler, kalp ve damar hastaları gibi diğer yöntemleri kullanamayanların bu yöntemi rahatlıkla kullanabileceklerini kaydeden Dr. İzzet, yeni yöntemin, şu kişilerce kullanılmaması gerektiğini kaydetti: ”- Gebe ya da gebelik şüphesi olanlar, – Ciddi ve aktif karaciğer hastalığı olanlar,- Tanısı konulmamış vajinal kanaması olanlar, – İmplant bileşenlerine alerjisi olanlar, ” Implant’ı, uygulaması konusunda eğitim almış olan en yakın hekime ulaşarak taktırılabileceğini söyleyen DR İzzet, implant ve hormon içermeyen rahim içi araç (spiral) kullanan kadınlar üzerinde yapılan araştırmalarda kilo alımının her iki yöntemde aynı olduğunun bulunduğunu bildirdi.

Ağız yaralarına dikkat
Ağız yaralarına dikkat
Kanser, alzheimer, parkinson gibi hastalıklar diş check – up’ında ortaya çıkabiliyor
Çoğu zaman basite aldığımız ağız yaraları ve diş eti iltihapları ciddi ölümcül hastalıkların erken tanısında hayati öneme sahip olabiliyor.
Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Nihat Tanfer, kanserden tiroid hastalıklarına, diyabetten alzheimere pek çok hastalığın diş chech-up’ı ile tespit edilebileceğini belirtti.
Ağız boşluğunun çok sayıda hastalığa ait lezyonların görüldüğü bir bölge olduğunu kaydeden Dr. Nihat Tanfer, ”Bunların bir kısmı ağızda lokal hastalıklara aitken bazıları bize vücudumuzla ilgili sinyaller verir. Lezyonlar ağız içinde renk veya yüzey değişikliği şeklinde olabilirler. Bu lezyonlar genelde ilk olarak biz diş hekimleri tarafından tespit edilir. Bu nedenle diş hekiminin muayenesini çok dikkatli yapması gerekir”. Dedi. Lezyonların kişinin yaşamında direkt etkili olabilecek ağrı, yanma, şişlik, kanama ve ağız kuruluğu gibi şikayetlere de neden olabileceğini ifade eden Tanfer,” Bu da beraberinde konuşma bozukluğu, yutkunma zorluğu, çiğneme güçlüğü gibi birçok problemi getiriyor. Kişinin yaşam kalitesi üzerinde direkt etkili olur” dedi.
Diş etine ve dişlere bakarak pek çok hastalıktan şüphelenmek gerektiğinin altını çizen Ağız, Diş ve Çene Cerrahı Dr. Nihat Tanfer, ”Diş etindeki iltihap diyabeti, diş etlerindeki kanayan ve iyileşmeyen yaralar kanseri, ağız içindeki tümör ve enfeksiyonlar tiroidi, diş eti büyümesi lösemiyi, diş etindeki aşınma reflü ve anoreksiyayı, diş etlerindeki aftlar behçet hastalığını, yanak ve dildeki kızarıklıklar MS hastalığını işaret edebilir” şeklinde konuştu. Tanfer, ayrıca yutkunmada güçlük ve ağız kuruluğunun parkinsonun, soluk renkteki diş etlerinin kansızlığın, gri yapıda gümüşümsü ve pul pul dökülen dilin ise sedef hastalığının işareti olabileceğini belirtti.
DİŞ ETİ HASTALIĞI OLANLAR ACİL OLARAK KALBİNİ KONTROL ETTİRSİN
İsveç’te yapılan bir araştırmaya değinen Dr. Nihat Tanfer, ”Bu araştırmada diş eti hastalıkları ile kalp hastalıkları arasında çok ciddi bir bağlantının olduğu tespit edilmiştir. Diş eti hastalığı olan kişilerin yaklaşık yüzde 60’ında kalp hastalığının da olduğu tespit edilmiştir. Buradan çıkan sonuca göre dişetlerinde hastalık olan kişilerin acilen kalp kontrollerini de beraberinde yaptırmalarında büyük fayda vardır” dedi.
BU BELİRTİLERİ DİKKATE ALMAK GEREKİR
Diş eti iltihaplarının işaret ettiği pek çok rahatsızlığa değinen Tanfer sözlerine şöyle devam etti: “Mide rahatsızlığı olarak görülen Reflü hastalığı temelde aşırı miktarda gastrik asit içerikli sıvıyla ortaya çıkan bir sindirim sistemi rahatsızlığıdır. Reflü hastalarının dişlerinde aşınmalar görülür. Bu hastalarda mine zayıflar ve buna bağlı olarak da dişlere estetik olmayan sarı bir renk verir.
Lösemi hastalarında ise ağız içinde peteşi adı verilen küçük kanama odakları, ülserler ve yine çene kemiğinde kayıplara ve ağız dokularında yaygın morluklara rastlanır. Dişeti büyümeleri de löseminin ağız içi belirtilerindendir. Bu gibi özel bulgularla günümüzde lösemi hastalığının erken teşhisine olanak tanır.
Ayrıca bazı bakteriler, şeker olan ortamda daha hızlı gelişiyor. Bu nedenle, tükürüğün yüksek seviyelerde şeker içerdiği hastalarda diş eti iltihapları şiddetleniyor. Dişi çevreleyen ve destekleyen dokuların iltihabı anlamına gelen periodontitis e diyabet hastalarında çok sık rastlanır. Bu hastalığı diabetik dokularda meydana gelen değişiklikler, dişetinin iltihabıyla birlikte dişeti kanaması, dişeti büyümesi ve kemik kayıpları izler. Bu durum kontrol altına alınmadığında da dişlerde sallanmalar ve diş kayıpları kaçınılmaz olur. Bunun yanı sıra tekrarlayan abseler, tükürük akışında azalma, ağız kuruluğu, ağız kokusu, yüksek çürük riski, mantar oluşumları gözlenebilir.
Tiroid hastalarında tiroid bezinin normalden fazla çalışması ve fazla hormon salgılamasına hipertiroidi denir. Tiroid hastalarında metabolizma hızı artışı olduğu için erken dişeti rahatsızlıkları, dişlerin sürme zamanlarında değişim, erken çene gelişimi görülebilir. Ayrıca ağız mukozasında tümörler ve enfeksiyon da sık rastlanan sorunlar arasındadır. Hipotiroidi (tiroid bezinin az çalışması) ise dilde büyüme, dişlerde çarpıklığa neden olur.
Dudaklarda, diş etlerinde veya ağzınızın içinde kolaylıkla kanayan ve iyileşmeyen genellikle ağrısız yaralar, yanakta dilinizle hissedebileceğiniz bir şişkinlik veya kalınlaşma, çiğneme veya yutkunma güçlüğü ile ağzınızın herhangi bir bölümünde his kaybı veya uyuşukluk, ağızda asitli ve baharatlı gıdalarla oluşabilen yanma ve acıma hissi ise kanseri işaret ediyor olabilir. Ayrıca çok önemli bir nokta kanserlerin ağız içi metaztaslarına dikkat etmek gerekir. Örneğin meme kanserinin ağzı içinde metaztasları görülebilir. Ayrıca bu lezyonların bir bölümünün premalign özellik taşıması da incelenmesini daha da önemli hale getirmektedir. Kanser tedavisinde erken teşhisin önemi göz önüne alındığında premalign ve malign lezyonların diş hekimi tarafından erken safhada teşhis edilmesinin önemi büyüktür.
Alzheimer hastaları da ağız bakımının nasıl yapılacağını dişlerini ya da protezlerini nasıl temizleyeceğini unutur. Ağız bakımı azaldığı için de dişlerde çürüme ve diş eti hastalıkları görülür. Bu hastalarda tükürük akışı da normalden daha azdır. Dolayısıyla ağız kuruluğu mevcuttur. Tükürüğün az olması çürük artışına, diş eti sorunlarına ve tat almada güçlüğe neden olur. Alzheimer hastalarında dişlerde aşınmalar, dişlerin eksik olan bölgelere doğru hareket etmesi gibi durumlara sık rastlanır. Teşhis edilememiş alzheimer hastalarında diş hekimleri muhakkak bu hastalığı düşünmeli ve hastayı ilgili doktora göndermelidir.
Parkinson hastalığı, merkezi sinir sisteminde meydana gelen dejenerasyonlar sonucu oluşan bir hastalıktır. Parkinson hastalarının büyük çoğunluğunda yutkunma güçlüğü vardır. Bununla beraber hastaların büyük bir kısmında ağız kuruluğu görülür. Yutkunmada güçlük çekilmesi ve ağız salgılarının kontrolünün zayıf olması, ağzın salya ile dolmasına neden olur. Dişlerde çürükler ve diş eti sorunları da gözlemlenebilir. Buna benzer belirtiler görüldüğünde kişi hemen diş hekimi tarafından ilgili hekime yönlendirmelidir”.

FUE Yöntemi Nedir?
FUE Yöntemi Nedir?
Saçlarını özleyenler için tüm yönleriyle saç ekimi (FUE yöntemi nedir?)
Saçını yaş, genetik ya da dış sebeplerden dolayı kaybetmiş olan kişilerin başvuracakları tedavi yöntemi saç ekimi hakkında işte bilinmesi gerekenler…
Saç ekimi, son yıllarda oldukça popülerleşti ve rağbet görmeye başladı. Bunun sebebi, tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile saç ekiminin artık çok daha kolay ve acısız bir işlem haline gelmesinden kaynaklanıyor.
Saç ekiminde son yıllarda en çok kullanılan yöntem olan FUE yöntemi ile kişi rahatlıkla istediği görünüme kavuşabiliyor. Saç ekimi tedavisi ile ilgili Seycan Tanfer, FUE yöntemini şöyle anlattı:
FUE yönteminde, kafanın belirli bir bölgesinden alınan saç kökleri, saç olmayan bölgelere eklenir. Bunun için saç ekimi öncesi köklerin nakledileceği bölgedeki saçlar, folikül çıkarma yapılmadan önce 1 mm olacak biçimde kısaltılır. Saçların ekileceği alan lokal anestezi ile uyuşturularak saç tellerini saçsız olan kısma nakletme işlemi başlar. Lokal anestezi sayesinde kişi herhangi bir acı ya da ağrı hissetmez. Ayrıca yöntem kesik ya da dikiş içermediği için zaten genel olarak ağrısızdır. Bu şekilde ilerleyen tedavinin süreci ise şu şekilde:
● Ekilen saçlar ilk bir ayın sonunda dökülür.
● Saç ekimi yapıldıktan 2 ya da 3 ay sonra dökülen saçlar yeniden çıkmaya ve uzamaya başlar.
● 6 ay sonra saçlar dikkat çekici bir hal alır ve 1-1,5 yıl sonra da doğal görünüme kavuşur.
● Ekilen saçlar kişinin kendi saçı olduğundan,saçsız bölgede çıkmaya başlayan saçlar, yine kişinin normal saç rengi ve şeklinde olur.
● Ekilen saçlar, dökülmemeye kodlanmış olan saçlı bölgeden alındığı için, nakil sonrası dökülme yaşanmaz.
● Ayrıca mümkün olduğu takdirde 2-3 gün içinde doğal saçlara kavuşturan tıraşsız saç ekimi yöntemi de uygulanabilir.
FUE YÖNTEMİNİN AVANTAJLARI
FUE yöntemi kullanarak, ortalama 1 ile 1,5 yıl içerisinde tedavi sonuç veriyor. Bu tedavinin en olumlu yanı, saçın alındığı alanda herhangi bir kesik ya da dikiş bulunmaz. Bu ameliyat sonrası çok az ağrı yaşanır ve iyileşme süresi de oldukça çabuktur. Sadece nakli yapılacak saç köklerinin alındığı bölgede çiziklere rastlanabilir fakat bunlar da çok çabuk iyileşir.

Selülit Tedavisinde Mezoterapi Uygulaması!
Selülit Tedavisinde Mezoterapi Uygulaması!
Her kadının korkulu rüyası olan selülitin mezoterapi uygulamasıyla nasıl tedavi edildiğini anlatıyor.
Mezoterapinin tanımı
“Mezoterapi günümüzde estetik tıp dalında selülit tedavisinde, yüz gençleştirme ve saçlı deri tedavilerinde oldukça sık bir şekilde uygulanmaya başlamıştır.Uygulamanın içeriği vitaminlerin, minerallerin, aminoasitlerin, enzimlerin ve homeopatik ilaçların, karışımlar halinde, mikroenjeksiyon tekniği ile cildin orta tabakasına enjekte edilmesi yöntemidir. Bu işlem sırasında hazırlanan bu karışım 4 ila 6 mm arasındaki ince uçlu iğnelerle direkt hedef dokuya enjekte ederek bölgenin tedavi edilmesi sağlanmaktır. Bu yöntemin temeli seri şeklindeki iğnelerin çarpma etkileri ile bağışıklık sistemine harekete geçirmek, kılcal damar ve kanlanmanın artışı ile direkt hedef organı etkilemektir.”
Mezoterapinin uygulama alanları
“Selülit tedavisinde kullanılmasının yanı sıra cilt yenileme, lifting, leke tedavilerinde, bölgesel incelme ve saç tedavisinde de yaygın olarak kullanılmaktadır.”
Selülit tedavisi ve bölgesel incelmede mezoterapi uygulaması
“Selülit ve bölgesel zayıflama için istenilen bölgelere ince uçlu iğne ile hazırlanan mezoterapi karışımı enjekte edilir. Enjekte edilen karışım o bölgedeki yağ bloklarını yıkıp, kan dolaşımının artmasını sağlar. İşleme düzenli olarak devam edilirse selülit oranında azalma görülür. Ayrıca bölgesel olarak incelme de başlar. Kişide genel bir kilo problemi söz konusu olduğunda mezoterapi ile birlikte diyet de uygulanır. Diyet verilmeden önce kişinin boy, kilo ve vücut ölçüleri yani yağ ile kas oranları hesaplanır. Kişinin kilo almasına neden olan herhangi bir sağlık problemi varsa araştırılır ve altında yatan bir neden bulunduğunda tedavi edilmesi sağlanır. Kişinin bazal metabolizması, günlük aktiviteleri ve alternatif yemek biçimleri göz önüne alınarak kişiye özel diyet programı hazırlanır. Kas kaybına neden olmadan düzenli ve sağlıklı beslenme tarzı ile protein, karbonhidrat, lif, yağ, vitamin ve mineralden zengin diyet sayesinde sağlıklı kilo verilir.”
Mezoterapinin avantajları
“Mezoterapinin en büyük avantajlardan birisi bölgede zayıflama sağlarken sarkma problemine neden olmamasıdır. Tam tersine toparlama ve şekillenme sağlamasıdır.Kadınlarda özellikle gebelikten sonraki sarkma problemlerinde ve yaşlanmaya bağlı kol altlarındaki sorunlarda bilinçli bir şekilde uygulandığında başarılı sonuçlar elde edilebilir.”
Uygulama süresi ve aralıkları
“Mezoterapi tedavisi kişiden kişiye göre değişmekle birlikte ortalama 8-10 seans sürer. 3. seanstan sonra sonuçlar görülmeye başlar. Yöntem son derece pratik olup ortalama 10-15 dakikada gerçekleştirilir. Seans aralıkları minimum 5 ila 7 gün arasında olmaktadır. Tedaviden sonra kişinin günlük hayatını etkileyecek herhangi bir durum söz konusu olmaz. Bazen yapılan iğne yerlerinde hafif morluklar oluşsa da bu durum ortalama 5 ila 7 gün içerisinde geçer.”

Kanser ve Diş
Kanser ve Diş
Baş ve boyun kanserleri, erken teşhis ile tedaviedilebilen kanserler olarak biliniyor ve erken belirti veriyor. Bu kansertürlerinin teşhis ve tedavisinde ise diş sağlığının önemli yeri bulunuyor. Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Nihat Tanfer, “Diş hekimlerinin hastalarının tedavisini yaparken gördükleri bazı belirtileri iyi değerlendirip doğru uzmana yönlendirmesinin baş ve boyun kanserlerini önlemede önemliyeri olduğunu belirtiyor.
HASTALIK BELİRTİLERİ ?
Dudakta büyüme: Dil ve dudak kanserlerinin pek çoğu geçmeyen yara ve şişliğe neden olurken bu bölgede iltihap oluşmadıkça ağrıhissedilmiyor. Hastalığın ileri dönemlerinde ise kanama görülüyor. Yara ve şişliğin yanında boyunda da bir kitle olması durumunda, en kısa zamanda bir uzmana gidilmesi gerekiyor.
Kanama: Ağız, burun, boğaz ve akciğertümörleri kanamaya neden olabiliyor. Tükürük veya balgamda birkaç günden fazla süren kanama görülmesi halinde kontrole gitmenin ihmal edilmemesi gerekiyor.
Ciltdeğişimleri: Baş-boyun kanserlerinin bazı türlerinde renk değişimi görülürken, alın, yüz, kulak gibi cildin güneşe maruz kaldığı yerlerle, cildin farklı bölgelerinde değişiklikler gözlenebiliyor. Belirtiler genellikle küçük, soluk bir yara şeklinde başlıyor, yavaş yavaş büyüyor ve yaranın ortasında gamze şeklinde bir çukur oluştuğu görülüyor. Dudakta, yüzde, kulakta iyileşmeyen bir yara bulunması halinde hemen doktora gidilmesi gerekiyor. Diş hekiminin hastasındaki bu belirtileri önemseyip, gerekli görmesi halinde bir onkoloğa yönlendirmesi hayat kurtarıcı olabiliyor.
RADYOTERAPİ ÖNCESİ DİŞ HEKİMİNE BAŞVURMALI
Baş-boyun kanserleri nedeniyle radyoterapi gören hastalarda oluşan ağız – diş sağlığı sorunları ciddi sıkıntılara neden olabiliyor. Ancak alınacak tedbir ve koruyucu uygulamalar bu komplikasyonların önlenmesini sağlıyor. Diş Hekimi Nihat Tanfer, radyoterapi uygulaması öncesinde hastaların mutlaka diş hekimine başvurmaları gerektiğini söylüyor. Radyasyona bağlı ağız mukozasındaki hücre ölümleri, genellikle tedaviden 5-10 gün sonra başlayıp 3-4 hafta sonra tamamen iyileşen ve “Mukozit” adı verilen küçük ağız yaralarının oluşmasına neden oluyor. Radyoterapinin ağızda görülen etkileri şu şekilde özetleniyor:
Işın, tükürük kalitesini bozuyor, tükürük akışının bozulmasına bağlı olarak:
Ağız kuruluğu başlıyor ve takiben kanama meydana geliyor.
Tükürüğün çürüğü önleme etkisi azalıyor.
Ağzı ve dişleri temizleme fonksiyonunda azalma oluyor.
Tat alma duyusu bozuluyor.
Dişlerde soğuk-sıcak hassasiyeti oluyor.
Yutma, çiğneme ve konuşma fonksiyonlarında zorlanma meydana geliyor.
Osteoradyonekroz, yani radyasyona maruz kalmış kemikte hücre azalmasına bağlı oksijen yetersizliği nedeniyle gerekli iyileşmenin olmaması sonucu kemik dokusu canlılığını kaybediyor.
Radyoterapiden sonra tedavi sahasındaki damarlarda kan akımını azaltan bir daralma ve tıkanma söz konusu oluyor. Yutma, çiğneme ve konuşma fonksiyonlarında çok ciddi zorlanmalara neden oluyor.
Radyasyon sahasında dişeti bağlarındaki zayıflamadan dolayı olan sallanma nedeniyle sıklıkla diş kayıplarına rastlanıyor.
KEMOTERAPİ AĞIZ SAĞLIĞINI BOZUYOR
Baş ve boyun kanserlerinin tedavisinde uygulanan kemoterapinin de ağız içine olumsuz etkileri bulunuyor. Bazı kemoterapi ilaçları ağız yaraları ve iltihaplara neden olabiliyor. Bağışıklıksisteminin zayıflaması; bakteri, virüs ve mantarenfeksiyonlarıyla daha sık karşılaşılması anlamına geliyor. Bu durumda tat alma duyusu değişiyor ve yediklerinin tadı kişiye daha tuzlu, ekşi ve metalik gelebiliyor. Tedavide yardımcı olarak kullanılan sakinleştirici ve ağrı kesicilerin uzun süreli kullanımları da tükürük akışını azaltan ve çürük oluşumunu arttıran etkiler gösteriyor






